Magarula

SİTEMİZE ÜYE OLARAK
1) yorum yazabilir,
2) haber gönderebilir,
3) üye listesine erişebilir,
4) diğer üyelerle yazışabilir,
5) forumlara katılabilir,
6) günlük yaratabilir,
7) ve daha pak çok özeliklerden faydalanabirsiniz,
Magarula forum hayırlı günler diler sevgi ve sagılarımızla
BARKALA
Magarula

MagarulaHoş geldin, Misafir.
Son Ziyaretiniz:
Mesaj Sayınız: 28

 
AnasayfaAnasayfa  *PORTAL**PORTAL*  TakvimTakvim  SSSSSS  AramaArama  Kayıt OlKayıt Ol  Giriş yap  GaleriGaleri  
"Eskiden iyilik yaparlardı söylemezlerdi. Sonra hem yapmaya hem de söylemeye başladılar. Şimdi ise yapmıyorlar fakat söylüyorlar.* Ömer bin Hâris (Rahmetullahi aleyh)

Paylaş | 
 

 bakara suresi 31...40

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
admin
kulanıcılar
avatar



<b>Mesaj Sayısı</b> Mesaj Sayısı : 997

Kişi sayfası
imam şamil: 1
MesajKonu: bakara suresi 31...40   C.tesi Ağus. 14, 2010 2:47 pm

وَعَلَّمَ آدَمَ الأَسْمَاء كُلَّهَا ثُمَّ عَرَضَهُمْ عَلَى الْمَلاَئِكَةِ فَقَالَ أَنبِئُونِي بِأَسْمَاء هَؤُلاء إِن كُنتُمْ صَادِقِينَ

Ve alleme âdemel esmâe kullehâ summe aradahum alel melâiketi fe kâle enbiûnî bi esmâi hâulâi in kuntum sadikîn(sadikîne).

Ve (Allah), Âdem'e, (Allah'ın) isimlerinin hepsini (bu isimlerdeki hikmetleri) öğretti. Sonra onları meleklere arz ederek dedi ki: “Haydi sadıklardan iseniz bunları isimleri ile bana haber verin (söyleyin).”

1. ve : ve
2. alleme : öğretti
3. âdeme : Âdem
4. el esmâe : isimler
5. kulle-hâ : onun hepsi
6. summe : sonra
7. arada-hum : onlara arz etti
8. alâ : ... e
9. el melâiketi : melekler
10. fe : o zaman, öyleyse, haydi
11. kâle : dedi
12. enbiû-nî : bana haber verin
13. bi esmâe : isimleri ile, isimleri
14. hâulâi : bunlar
15. in : eğer
16. kuntum : siz iseniz
17. sadikîne : sadıklar, doğru söyleyenler
AÇIKLAMA

Bismillâhirrahmânirrahîm
Kur'ân-ı Kerim mealleri, bu âyette Allah'ın Esma-ül Hüsnası'nı "eşyanın isimleri" olarak Türkçeleştirmişlerdir. Aslında Allahû Tealâ, meleklerden 99 esmanın herbirini söylemelerini, açıklamada bulunmalarını istemiştir. Allah, Hz. Âdem'e eşyanın isimlerini sormuş, o da hepsini bilmiş. Sadece Hz. Âdem değil, herkes eşyanın isimlerini biliyor. Ama Esma-ül Hüsna'nın arkasındaki sırları kimse bilmiyor, Hz. Âdem de bilmiyor. Allah öğrettiği zaman öğreniyor.

Hz. Âdem başlangıçta yapmış olduğu yanlışlıkların hepsini Allah'a affettirmeyi başardı, Allah'a olan sadakatiyle, Allah'ın emrine olan hakimiyetiyle. nefsin afetlerini tedavi edecek bütün özellikler Allah'ın Esma-ül Hüsnası'nda mevcuttur.

Sıdk, bir makam adıdır. sadakat; sadık olmak, ihanet etmemek üzere bir karar vermek demektir.

Hz. Ebubekir, Ebubekir-i sıddîk adıyla anılıyordu. sıddîklerin başında geliyordu. Sadakatin en üst noktasında olan kişiydi. Allahû Tealâ buyuruyor ki:

4 / NİSÂ - 69: Ve men yutiıllâhe ver resûle fe ulâike meallezîne en’amellâhu aleyhim minen nebiyyîne ves sıddîkîne veş şuhedâi ves sâlihîn(sâlihîne), ve hasune ulâike refîkâ(refîkan).
Ve kim, Allah'a ve Resûl'e itaat ederse, o taktirde işte onlar, Allah'ın kendilerine ni'met verdiği nebîlerle (peygamberlerle) ve sıddîklerle ve şehitlerle ve salihlerle beraberdirler. Ve işte onlar ne güzel arkadaştır.

Müşrikler, Peygamber Efendimiz (S.A.V)'in mirac çıkışına inanmamışlardı. Düşüncelerini Hz. Ebubekir'e anlattıklarında, Hz. Ebubekir onlara: "Peygamber Efendimiz (S.A.V) söylediyse mutlak olarak doğrudur, ben de bütün söylediklerine kefilim." diyerek sadakatini göstermiş ve miracın doğruluğunu tasdik etmiştir.

Sadaka aynı zamanda insanların başka insanlara verdiği zekât dışındaki yardımın adıdır. Hz. Ebubekir bu fedakârlıkta da en öndeydi. Peygamber Efendimiz (S.A.V), harp sırasında diyor ki, "ben harbetmek durumundayım ve para lâzım, silâh almak mecburiyetindeyiz." Hz. Ebubekir evinin anahtarını getirip veriyor: "Herşeyimiz senindir, ey Allah'ın Resûl'ü" diyor. Hz. Ebubekir, sıddîk ünvanının sahibiydi. Peygamber Efendimiz (S.A.V) zamanında bütün güzellikleri her açıdan yaşamış olan sahâbenin en önde geleniydi, hepsine fark atan çok özellikleri vardı.
قَالُواْ سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَا إِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَا إِنَّكَ أَنتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ

Kâlû subhâneke lâ ilme lenâ illâ mâ allemtenâ inneke entel alîmul hakîm(hakîmu).

(Melekler): “Seni tenzih ederiz.” dediler. “Senin bize öğrettiğinden başka (hiç) bir ilmimiz yoktur. Muhakkak ki Sen, Alîm'sin (en iyi bilensin), Hakîm'sin (hikmet sahibisin).”

1. kâlû : dediler
2. subhâne-ke : sen sübhansın, seni tenzih ederiz
3. lâ : yoktur, değil, olmaz
4. ilme : ilim, bilgi
5. lenâ : bizim
6. illâ : den başka, sadece
7. mâ : şey
8. allemte-nâ : sen bize öğrettin
9. inne-ke : muhakkak ki sen
10. ente : sen
11. el alîmu : en iyi bilen
12. el hakîmu : hüküm ve hikmet sahibi
AÇIKLAMA

Bismillâhirrahmânirrahîm
Bütün melekler sadece Allah neyi öğretmişse, o kadarını bilirler. Allahû Tealâ'nın öğrettiklerinin dışında melekler hiçbir şey bilemezler. Allah, Âdem (A.S)'a esma-ül hüsna'yı öğretmiş fakat meleklere öğretmemiştir. ve melekler, Allah öğretmedikçe birşey bilmediklerini açıkça söylüyorlar, Allahû Tealâ'ya.
قَالَ يَا آدَمُ أَنبِئْهُم بِأَسْمَآئِهِمْ فَلَمَّا أَنبَأَهُمْ بِأَسْمَآئِهِمْ قَالَ أَلَمْ أَقُل لَّكُمْ إِنِّي أَعْلَمُ غَيْبَ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ وَأَعْلَمُ مَا تُبْدُونَ وَمَا كُنتُمْ تَكْتُمُونَ

Kâle yâ âdemu enbi’hum bi esmâihim, fe lemmâ enbeehum bi esmâihim, kâle e lem ekul lekum innî a’lemu gaybes semâvâti vel ardı ve a’lemu mâ tubdûne ve mâ kuntum tektumûn(tektumûne).

(Allah): “Ey Âdem! Bunları onlara, isimleriyle haber ver (bildir).” dedi. Âdem onları isimleriyle onlara bildirdiği zaman (Allah, meleklere): “Ben size demedim mi, muhakkak ki Ben, göklerin ve yerin bilinmeyenlerini bilirim.Ve sizin açıkladığınız ve (içinizde) gizlemiş olduğunuz şeyleri de bilirim ?” dedi.

1. kâle : dedi
2. yâ âdemu : ey Âdem
3. enbi'-hum : onlara haber ver, bildir
4. bi esmâi-him : O'nun (Allah'ın) isimleri
5. fe lemmâ : olunca, olduğu zaman
6. enbee-hum : onlara haber verdi, bildirdi
7. bi esmâi-him : O'nun (Allah'ın) isimleri
8. kâle : dedi
9. e lem : olmaz mı, olmadı mı
10. ekul : ben derim, söylerim
11. lekum : sizin, size
12. in-nî a'lemu : muhakkak ki ben bilirim
13. gaybe : gayb, bilinmeyen
14. es semâvâti : semalar, gökler
15. ve el ardı : ve arz, yeryüzü
16. ve a'lemu : ve ben bilirim
17. mâ : şey
18. tubdûne : açıklıyorsunuz
19. ve mâ : ve şeyi, şeyleri
20. kuntum : siz oldunuz
21. tektumûne : gizliyorsunuz
AÇIKLAMA

Bismillâhirrahmânirrahîm
Allahû Tealâ hem âlimdir, herşeyi bilir hem de hakimdir, hikmet sahibidir. Hikmet sahibi olan öyle bir ilmin sahibidir ki, bu ilmi hiç kimse bilmez. Hikmet; gizlinin de bilinmesi anlamına gelir. Birtakım insanlar derler ki, biz insanın aklından geçenleri biliriz. Yalan söylerler. Kimse başkasının aklından geçenleri bilemez. Ama eğer Allah bildirirse, Allah'ın bildirdiği herkes bilir. Allah bildirdiği için...

Allah'ın evliyası, Allah'ın dostu olmakla kâinatın en büyük şerefine sahip olanlardır. Bu dostluk, Allah'ın her türlü standartlarında vardır. Hz. Âdem, Allah'ın isimlerinin arkasında yatan sırlardan, Allah'ın izin verdiği kadarını meleklere açıklıyor. ve melekler esmaların sırlarını, kendilerinin bilmediği şeyleri Hz. Âdem'in bildiğini anlamışlardır.

Bizim sevgili dostlarımızın bir kısmının yazdığı Kur'ân açıklamalarında "Allah ona eşyanın isimlerini öğretti, o da saydı" tarzında bir açıklama hiçbir zaman hakikatin habercisi değildir.
وَإِذْ قُلْنَا لِلْمَلاَئِكَةِ اسْجُدُواْ لآدَمَ فَسَجَدُواْ إِلاَّ إِبْلِيسَ أَبَى وَاسْتَكْبَرَ وَكَانَ مِنَ الْكَافِرِينَ

Ve iz kulnâ lil melâiketiscudû li âdeme fe secedû illâ iblîs(iblîse), ebâ vestekbere ve kâne minel kâfirîn(kâfirîne).

Ve meleklere: “Âdem'e secde edin.” dediğimiz zaman İblis hariç, (onlar) hemen secde ettiler. (İblis) direndi ve kibirlendi. Ve kâfirlerden oldu.

1. ve iz : ve o zaman, olduğu zaman
2. kulnâ : biz dedik
3. li el melâiketi : meleklere
4. uscudû : secde edin
5. li âdeme : Âdem'e
6. fe : o zaman, hemen
7. secedû : secde ettiler
8. illâ : hariç, den başka
9. iblîse : iblis (ümitsizliğe düşen, Allah'ın rah-
10. ebâ : çekindi, kaçındı, direndi
11. ve istekbere : ve kibirlendi, büyüklendi
12. ve kâne : ve oldu
13. min el kâfirîne : kâfirlerden
AÇIKLAMA

Bismillâhirrahmânirrahîm
Secde olayı insanın üstünlüğünün kesin bir simgesidir. Eğer insan, meleklerden de cinlerden de şeytanlardan da daha üstün olmasaydı, Allahû Tealâ ne meleklere ne şeytana ne cinlere "insana secde edin" emrini vermezdi. Yaratan Allah, dilediğini üstün kılar ve üstün kıldığını birtakım meziyetlerle donatır. İnsan, Allah'ın insandan başka yarattığı bütün mahlûkatla Allah arasında bir köprüdür. İnsandan başka yaratılan herşey insan için, insan ise Allah için yaratılmıştır:

45 / CÂSİYE - 13: Ve sahhare lekum mâ fîs semâvâti ve mâ fîl ardı cemîan minh(minhu), inne fî zâlike le âyâtin li kavmin yetefekkerûn(yetefekkerûne).
Ve göklerde ve yerde olanların hepsini kendinden (bir lütuf olarak) size musahhar (emre amade) kıldı. Muhakkak ki bunda, tefekkür eden bir kavim için mutlaka âyetler (ibretler) vardır.

2 / BAKARA - 156: Ellezîne izâ esâbethum musîbetun, kâlû innâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn(râciûne).
Onlar ki, kendilerine bir musîbet isabet ettiği zaman: “Biz muhakkak ki Allah içiniz (O'na ulaşmak ve teslim olmak için yaratıldık) ve muhakkak O'na döneceğiz (ulaşacağız).” derler.

Üstün olan neden insandır?

Allahû Tealâ yerlerde ve göklerde neyi yarattıysa hepsini insan için yarattığını söylüyor, bu sebeple insan üstündür.
Allahû Tealâ insandan başka yarattığı bütün mahlûkatına insana secde emrini verdiği için insan üstündür.
Bütün mahlûkat insan için yaratılmış olmasına karşılık insan Allah için yaratıldığı cihetle üstündür.
Allah'tan gelmiş ve tekrar Allah'a dönecek olan Allah'ın ruhu sadece insanda olduğundan insan üstündür.
İblis, Allah'ın huzurunda Allah'ı görmüştü, kalp gözü açıktı. Allahû Tealâ ona ilimleri öğretmişti. Allahû Tealâ, Âdem (A.S)'ı vücuda getirinceye kadar Allah'ın katında kıymetli bir mahlûktu. İblis, Âdem (A.S)'ı kıskandı. Kendisinin de bütün şeytanların da cinlerin de Âdem (A.S) için yaratıldığı hakikati onu fena halde çarptı ve kibri bunu kabul etmedi. Daha sonra "ben ondan üstünüm onun önünde secde etmem" dedi. Allahû Tealâ da huzurundan kovarak aşağı inmesini emretti.
وَقُلْنَا يَا آدَمُ اسْكُنْ أَنتَ وَزَوْجُكَ الْجَنَّةَ وَكُلاَ مِنْهَا رَغَداً حَيْثُ شِئْتُمَا وَلاَ تَقْرَبَا هَذِهِ الشَّجَرَةَ فَتَكُونَا مِنَ الْظَّالِمِينَ

Ve kulnâ yâ âdemuskun ente ve zevcukel cennete ve kulâ minhâ ragaden haysu şi’tumâ ve lâ takrabâ hâzihiş şecerete fe tekûnâ minez zâlimîn(zâlimîne).

Dedik ki: “Ey Âdem! Sen ve eşin, cennette yerleşin. Oradan (oradaki yiyeceklerden) dilediğiniz yerden bol bol yeyin. Ve bu ağaca yaklaşmayın yoksa zalimlerden olursunuz.”

1. ve kulnâ : ve biz dedik
2. yâ : ey
3. âdemu : Âdem
4. uskun : iskân ol, otur, yerleş
5. ente : sen
6. ve zevcu-ke : ve senin eşin
7. el cennete : cennet
8. ve kulâ : ve ikiniz yeyin
9. min-hâ : ondan
10. ragaden : bol bol
11. haysu : yerden
12. şi'tumâ : dilediniz (ikiniz)
13. ve lâ takrabâ : ve yaklaşmayın (ikiniz)
14. hâzihi : bu
15. eş şecerete : ağaç
16. fe : o zaman, o taktirde, aksi halde, yoksa
17. tekûnâ : siz (ikiniz) olursunuz
18. min ez zâlimîne : zalimlerden
AÇIKLAMA

Bismillâhirrahmânirrahîm
Mesken, meskûn, sakin, sekene, iskân ve uskun kelimeleri aynı kökten gelir. Ve hepsi yerleşmek, bir yerde kavmolmak, oranın ahalisinden olmak, meskûn olmak demektir.

Ne zaman başkasına kötü bir davranışta bulunursanız o zaman ona zulmetmiş olursunuz, derecat kaybedersiniz. derecat kaybettiğiniz her olayda da kendinize de zulmetmiş olursunuz. Zulüm, Kur'ân'da derecat kaybettiren bütün olayların adıdır.

Allah ile ilişkilerde Allah'ın emirlerini yerine getirmediğiniz zaman kendinize zulmedersiniz, derecat kaybedersiniz. Allah'ın yasak ettiği fiilleri işlediğiniz zaman içki içip, kumar oynadığınızda yine derecat kaybedersiniz, yine kendinize zulmedersiniz. Bunlar, Allah ile sizin aranızdaki işlerdir. namaz kılmadınız, zekât vermediniz, zikir yapmadınız ise kendinize zulmettiniz, derecat kaybettiniz, demektir.
Başkasının kalbini kırarak, ona kötülük ederek, kötü davranarak onlara zulmediyorsanız gene derecat kaybedersiniz. derecat kaybedince de kendinize zulmetmiş olursunuz.
İşte kim etrafındaki insanlara zulmederse o kişi zalimdir.

Şeytanın kandırması sebebiyle Allah'ın yasak ettiği ağaca ulaşıp, onun meyvesinden yeyince, Hz. Âdem ve Hz. Havva o güne kadar hiç farkında olmadıkları ayıp ve yasak olan yerleri görüyorlar. Ve ikisi de o ağacın meyvelerinden yedikleri için kendilerine zulmetmiş oluyorlar. Bu, Allah'ın yasak ettiği bir fiili işleme zulmüdür. Eğer Allah'ın emrettiği bir şeyi yapmasalardı gene kendilerine zulmedeceklerdi, yani gene derecat kaybedeceklerdi.
فَأَزَلَّهُمَا الشَّيْطَانُ عَنْهَا فَأَخْرَجَهُمَا مِمَّا كَانَا فِيهِ وَقُلْنَا اهْبِطُواْ بَعْضُكُمْ لِبَعْضٍ عَدُوٌّ وَلَكُمْ فِي الأَرْضِ مُسْتَقَرٌّ وَمَتَاعٌ إِلَى حِينٍ

Fe ezellehumâş şeytânu anhâ fe ahrecehumâ mimmâ kânâ fîh(fîhi), ve kulnâhbitû ba’dukum li ba’din aduvv(aduvvun), ve lekum fîl ardı mustekarrun ve metâun ilâ hîn(hînin).

Fakat şeytan, ikisinin (ayağını) oradan kaydırdı. Böylece ikisini de içinde oldukları şeyden (ni'metten) çıkardı.Ve: “Birbirinize düşman olarak (dünyaya) inin. Sizin için (belli) bir zamana kadar yeryüzünde oturma ve faydalanma (geçimini temin etme) vardır.” dedik.

1. fe : o zaman, fakat
2. ezelle-humâ : onları (o ikisini) kaydırdı (ayağını
3. eş şeytânu : şeytan
4. an-hâ : ondan, oradan
5. fe : artık, böylece
6. ahrece-humâ : onları (ikisini) çıkardı
7. mimmâ (min mâ) : şeyden
8. kânâ : ikisi oldular
9. fî-hi : içinde
10. ve : ve
11. kulnâ : biz dedik
12. ihbitû : (ikiniz) inin
13. ba'du-kum : sizin bazınız
14. li : ... e, için
15. ba'din : bazınız
16. aduvvun : düşman
17. ve lekum : ve sizin için
18. fî : içinde, de
19. el ardı : arz, yeryüzü
20. mustekarrun : kararlaştırılmışolan, karar kılma,
21. ve metâun : ve meta, geçinme, maişetini temin etme,
22. ilâ : ... e kadar
23. hînin : belli bir zaman
AÇIKLAMA

Bismillâhirrahmânirrahîm
Allahû Tealâ, Hz. Âdem'i, eşi Hz. Havva'yı, şeytanı ve bütün etraftaki cinleri, İndi İlâhi'den, dünya adı verilen gezegene indirmiştir.
فَتَلَقَّى آدَمُ مِن رَّبِّهِ كَلِمَاتٍ فَتَابَ عَلَيْهِ إِنَّهُ هُوَ التَّوَّابُ الرَّحِيمُ

Fe telekkâ âdemu min rabbihî kelimâtin fe tâbe aleyh(aleyhi), innehu huvet tevvâbur rahîm(rahîmu).

Sonra Âdem, Rabbinden kelimeleri telakki etti (öğrendi) (ve Rabbine tövbe etti.). Bunun üzerine (Allah), onun tövbesini kabul buyurdu. Muhakkak ki O, Tevvab'tır (tövbeleri kabul edendir), rahîm'dir (rahmet nuru gönderendir).

1. fe : o zaman, sonra
2. telekkâ : telâkki etti, aldı, öğrendi
3. âdemu : Âdem
4. min rabbi-hi : Rabbinden
5. kelimâtin : kelimeler
6. fe tâbe aleyhi : böylece onun tövbesini kabul etti
7. inne-hu : muhakkak ki o, çünkü o
8. huve : o
9. et tevvâbu : tövbeleri kabul eden
10. er rahîmu : Rahim esmasıyla tecelli eden
AÇIKLAMA

Bismillâhirrahmânirrahîm
Rahîm esması, hem acımayı hem merhameti hem de rahmet nuru göndermeyi ifade eder. Hz. Âdem, Allahû Tealâ'nın emrini dinlememenin ve o ağaca yaklaşmanın, meyvesinden yemenin ne kadar yanlış bir şey olduğunu, Allah'ın emirlerini mutlaka yerine getirmenin gerekli olduğunu idrak etmektedir.

Bu idrakin neticesinde, Allah'a tövbe etmektedir. Allahû Tealâ, Âdem (A.S)'a sadece konuşmasını değil, Allah'a nasıl tövbe etmesi lâzımgeldiğini de öğretmiştir.

Allahû Tealâ "tevvâbur rahîm" tabirini Kur'ân-ı Kerim'de her zaman kullanır. Allah tövbeleri kabul edendir ve Rahîm'dir. Sadece rahmet gönderen ve merhamet eden değildir. Burada ikisinin daha ötesinde bir müşterek anlam vardır. Kullarını kurtaran, onlara acıyan, merhamet eden, onların günahlarını sevaba çeviren ve tövbelerini kabul eden bir özellik...

Allahû Tealâ burada günahların sevaba çevrilmesiyle ilgili bir ifadeyi kullanmamıştır. Kendisini tövbeleri kabul eden olarak adlandırmıştır. Halbuki ne zaman Allahû Tealâ mağfiretten bahsederse, bunda günahların sevaba çevrilmesi vardır. Allahû Tealâ'nın insanlardan talebi, Allah'tan tövbe ve istiğfarda bulunmaktır. Ama istiğfar (mağfiret müessesesi), sadece Allah'a ulaşmayı dileyen insanların, mürşidle-rine Allah için teslim oldukları, mürşidlerinin önünde tövbe ettikleri anda gerçekleşen bir olgudur. Allahû Tealâ, Furkan Suresinde diyor ki:

25 / FURKÂN - 70: İllâ men tâbe ve âmene ve amile amelen sâlihan fe ulâike yubeddilullâhu seyyiâtihim hasenât(hasenâtin), ve kânallâhu gafûren rahîmâ(rahîmen).
Ancak kim (mürşidi önünde) tövbe eder (böylece kalbine îmân yazılıp, îmânı artan) mü'min olur ve salih amel (nefs tezkiyesi) yaparsa, o taktirde işte onların, Allah seyyiatlerini (günahlarını) hasenata (sevaba) çevirir. Ve Allah, Gafur'dur (günahları sevaba çevirendir), Rahîm'dir (rahmet nuru gönderendir).

Âdem (A.S), Allah'ın kendisine öğrettiği şekilde Allah'a tövbe etmiştir. İlk insanın ilk tövbesi ve Allahû Tealâ'nın Kendi ifadesinde söylediği gibi ilk insandan ilk kabul edilen tövbedir. Allahû Tealâ tövbeyi onu kabul ettiği zaman o günah işlenmemiş bir hüvviyettedir. Çünkü kaybedilen negatif dereceler sıfırlanmıştır, kaybedilmemiştir. Mağfirette, negatif dereceler sıfır olduktan sonra Allahû Tealâ bir defa daha affeder ve günahlar affedilir. Yani sıfırlandıktan sonra da sıfırın üstünde aynı miktar oluşur. Burada, Âdem (A.S)'ın Allah'a tövbe etmesi, Allahû Tealâ'nın da onun tövbesini kabul edip günahlarını, yaptığı hatayı işlememiş hükmüne ulaştırmasıdır.
قُلْنَا اهْبِطُواْ مِنْهَا جَمِيعاً فَإِمَّا يَأْتِيَنَّكُم مِّنِّي هُدًى فَمَن تَبِعَ هُدَايَ فَلاَ خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلاَ هُمْ يَحْزَنُونَ

Kulnâhbitû minhâ cemîa(cemîan), fe immâ ye’tiyennekum minnî hudenfe men tebia hudâye fe lâ havfun aleyhim ve lâ hum yahzenûn(yahzenûne).

Biz dedik ki: “Hepiniz oradan (aşağıya) inin. Benden size mutlaka hidayet gelecektir. O zaman kim hidayetime tâbî olursa, artık onlara korku yoktur ve onlar mahzun olmazlar.”

1. kulnâ : biz dedik
2. ihbitû : inin
3. min-hâ : ondan, oradan
4. cemîan : topluca, hepiniz
5. fe : o zaman
6. immâ : olunca
7. ye'tiye-enne-kum : size mutlaka gelecek
8. min-nî : benden
9. huden : hidayet (Allah'a ulaşma)
10. fe men : o zaman kim
11. tebia : tâbî oldu
12. hudâye : hidayetim
13. fe lâ havfun : artık korku yoktur
14. aleyhim : onlara
15. ve lâ hum yahzenûne : ve onlar mahzun olmazlar
AÇIKLAMA

Bismillâhirrahmânirrahîm
Kur'ân'da en az iki yerde daha bu ifade, "herkes birbirine düşman olarak aşağıya insin" şeklinde geçmektedir. Herkes dünyaya nefsiyle indirilştir. İnsanların ve cinlerin nefslerindeki afetlere başlangıçta şeytanın tesir edebilmesi itibariyle, şeytan nefsin kalbindeki düşmanlık afetini de kullanacaktır. Ama bu âyet-i kerimede Allahû Tealâ "birbirinize düşman olarak" ifadesini kullanmamıştır. Geri kalanı aynı şeyleri ifade etmektedir. Burada kullanılmayan "hadi hepiniz birbirinize düşman olarak inin" ifadesi Taha-123'te geçmektedir:

20 / TÂHÂ - 123: Kâlehbitâ minhâ cemîan ba’dukum li ba’dın aduvv(aduvvun), fe immâ ye’tiyennekum minnî huden fe menittebea hudâye fe lâ yadıllu ve lâ yeşkâ.
(Allahû Tealâ şöyle) dedi: “İkiniz oradan (aşağı) inin! Hepiniz (şeytan ve siz), birbirinize düşman olarak. Bundan sonra Benden size mutlaka hidayet gelecek. O zaman kim hidayetime tâbî olursa artık o, dalâlette kalmaz ve şâkî olmaz.”

Bakara-38'de Allahû Tealâ dalâlet ve şâkî ifadelerini kullanmıyor ama "Onlara korku yoktur, onlar mahzun da olmayacaklar." buyuruyor.

10 / YÛNUS - 62: E lâ inne evlîyâ allâhi lâ havfun aleyhim ve lâ hum yahzenûn(yahzenûne).
Muhakkak ki Allah'ın evliyasına (dostlarına), korku yoktur. Onlar, mahzun olmazlar, öyle değil mi?

10 / YÛNUS - 63: Ellezîne âmenû ve kânû yettekûn(yettekûne).
Onlar, âmenûdurlar (ölmeden evvel Allah'a ulaşmayı dileyenlerdir) ve takva sahibi olmuşlardır.

10 / YÛNUS - 64: Lehumul buşrâ fîl hayâtid dunyâ ve fîl âhıreh(âhıreti), lâ tebdîle li kelimâtillâh(kelimâtillâhi), zâlike huvel fevzul azîm(azîmu).
Onlara, dünya hayatında ve ahirette müjdeler (mutluluklar) vardır. Allah'ın sözü değişmez. İşte O, fevz-ül azîmdir.

22. basamaktan başlayarak, 28. basamağın sonuna kadar 7 velâyet mertebesinin sahibi olan Allah'ın evliyası, Allah'ın dostları âmenûdurlar. Allah'a ulaşmayı dileyen kişi 7 safhanın sahibidir. Yaşarsa ve vazgeçmezse 7 safhayı mutlaka aşacaktır:

Allah'a ulaşmayı dileyecektir.
Mürşidine ulaşacaktır.
Ruhunu Allah'a ulaştıracak, ruhun hidayetini tamamlayacaktır.
Fizik vücudunu Allah'a teslim edecek, fizik vücut hidayetini gerçekleştirecektir.
Nefsini Allah'a teslim edecek, nefsin hidayetini de tamamlayacaktır.
İrşada ulaşacaktır.
İradesini Allah'a teslim edecektir.
Bu âyet-i kerimede Allahû Tealâ sadece 1. ve 2. safhadan bahsetmektedir. Ama Yunus-62, 63 ve 64. âyet-i kerimelerde kişilerin evvelâ âmenû sonra da takva sahibi oldukları söylenmektedir.

İşte Allahû Tealâ'nın "Onlara dünyada da ahirette de müjdeler vardır." dediği müjdenin birincisi, kişi Allah'a ulaşmayı dilediği zaman gerçekleşir. Bütün safhalarda kişi bir üst kat cennetin daha sahibi olarak sonunda 7. kat cennete ulaşır. Onlar Allahû Tealâ'dan cennet müjdesini aldıkları için mahzun olmazlar. İşte TAHA-123'teki "şâkî olmazlar" ve "cehenneme gitmezler" sözleriyle buradaki "mahzun olmazlar" ifadesi aynı şeyi anlatmaktadır. Hidayetçiye ulaşan kişi, Allahû Tealâ'nın indinde mahzun olma standartlarını da korkuyu da aşar, dalâletten kurtulur. O kişi mutlaka Allah'ın cennetine girecektir.
وَالَّذِينَ كَفَرواْ وَكَذَّبُواْ بِآيَاتِنَا أُولَئِكَ أَصْحَابُ النَّارِ هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ

Vellezîne keferû ve kezzebû bi âyâtinâ ulâike ashâbun nâr(nârı), hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne).

Ve inkâr edenler ve âyetlerimizi yalanlayanlar, işte onlar ateş ehlidir, orada ebedî kalacak olanlardır.

1. ve ellezîne : ve o kimseler, onlar
2. keferû : inkâr ettiler, kâfir oldular
3. ve kezzebû : ve yalanladılar
4. bi âyâti-nâ : âyetlerimizi
5. ulâike : işte onlar
6. ashâbu : sahipleri, halkı, ehli
7. en nârı : ateş
8. hum fî-hâ : onlar orada
9. hâlidûne : ebedî, sonsuz, devamlı kalacak olanlar
AÇIKLAMA

Bismillâhirrahmânirrahîm
Kendisine Allah'a ulaşmayı dilesin diye tebliğ yapıldığı zaman Allah'a ulaşmayı dilemeyen herkes kâfirdir. Allah bu insanların kalplerini ve sem'î (işitme) hassalarını mühürler, görme (basar) hassasının üzerine gışavet (perde) çeker (Bakara-6-7).

Onlar Allah'a ulaşmayı dileme konusundaki âyetleri inkâr edenlerdir (Kehf-105).

Ve yalanlayanlardır (Yunus-45).

Ve Allah'ın hidayet konusundaki âyetlerini gizleyenlerdir (Bakara-159).

2 / BAKARA - 159: İnnellezîne yektumûne mâ enzelnâ min el beyyinâti vel hudâ min ba’di mâ beyyennâhu lin nâsi fîl kitâbi, ulâike yel’anuhumullâhu ve yel’anuhumul lâinûn(lâinûne).
Muhakkak ki, beyyinelerden indirdiğimiz şeyleri ve hidayeti (ölmeden evvel ruhun Allah'a ulaştırılmasını) Kitap'ta insanlara açıklamamızdan sonra gizleyenlere, işte onlara, Allah lânet eder ve lânet ediciler de onlara lânet eder.
يَا بَنِي إِسْرَائِيلَ اذْكُرُواْ نِعْمَتِيَ الَّتِي أَنْعَمْتُ عَلَيْكُمْ وَأَوْفُواْ بِعَهْدِي أُوفِ بِعَهْدِكُمْ وَإِيَّايَ فَارْهَبُونِ

Yâ benî isrâîlezkurû ni’metiyelletî en’amtu aleykum ve evfû bi ahdî ûfi bi ahdikum ve iyyâye ferhebûn(ferhebûne).

Ey İsrailoğulları! Sizi ni'metlendirdiğim o ni'metimi hatırlayın ve ahdimi yerine getirin. Ve (böylece) Ben de size olan ahdimi yerine getireyim (sizleri vaadettiğim cennetime alayım). Ve(ahdinize sadık kalmakta) artık sadece benden korkun.

1. yâ : ey
2. benî isrâîle : İsrailoğulları
3. uzkurû : zikredin, hatırlayan, anın
4. ni'metiye : ni'metimi
5. elletî : ki o
6. en'amtu : ben ni'metlendirdim
7. aleykum : size, sizi
8. ve evfû : ve vefa edin, ifa edin, hakkıyla yerine getirin
9. bi ahdî : ahdimi
10. ûfi : ifa edeyim, yerine getireyim
11. bi ahdi-kum : sizin ahdinizi, size olan ahdimi
12. ve : ve
13. iyyâ-ye : yalnız benden, sadece benden
14. fe : o zaman, böylece, artık
15. erhebûne : korkun
AÇIKLAMA

Bismillâhirrahmânirrahîm
Allah ile aramızda bizim cephemizden Allah'a verilen 4 tane yemin vardır. Nefsimiz Allah'a yemin vermiş, ruhumuz misak vermiş, fizik vücudumuz ahd vermiş ve irademiz misak vermiştir. Allahû Tealâ'nın bizim üzerimizde ahdi oluşturduğu şey ise bunların dördünün toplamı olan ahddir, ahdallahidir.

6 / EN'ÂM - 152: Ve lâ takrebû mâlel yetîmi illâ billetî hiye ahsenu hattâ yebluga eşuddeh(eşuddehu), ve evfûl keyle vel mîzâne bil kıst(kıstı), lâ nukellifu nefsen illâ vus’ahâ ve izâ kultum fa’dilû ve lev kâne zâ kurbâ, ve bi ahdillâhi evfû, zâlikum vassâkum bihî leallekum tezekkerûn(tezekkerûne).
Yetimin malına, o en kuvvetli çağına gelinceye kadar, en güzel şekliyle olmadıkça yaklaşmayın. Ölçü ve tartıyı adaletle yerine getirin. Kimseyi gücünün dışında (bir şey ile) sorumlu tutmayız. Söylediğiniz zaman, yakınınız olsa bile, artık adaletle söyleyin. Allah'ın ahdini yerine getirin (ifa edin). Böylece tezekkür edersiniz diye, (Allah) işte böyle, size onunla vasiyet (emir) etti.

Bu ahd; ruhun Allah'a teslim olması, fizik vücudun ahsen kılınarak Allah'a teslim olması, nefsin ahsen kılınarak Allah'a teslim olması ve iradenin Allah'a teslim olması diye 4 ayrı teslimi içerir. Kim ruhunu Allah'a ulaştırmışsa, Allah'a olan misakini gerçekleştirmiştir. Kim fizik vücudunu Allah'a teslim ederse, Allah ile olan ahdini gerçekleştirmiştir. kim nefsini Allah'a teslim etmişse Allah ile olan yeminini gerçekleştirmiştir. Kim iradesini Allah'a teslim etmişse ikinci ve son misakini gerçekleştirmiştir.

İşte bunların hepsi için Allahû Tealâ "ahdallahi" kelimesini kullanmaktadır. Ruhun Allah'a ulaşması, Sıratı Mustakîm denilen bir yolda gerçekleşir. bu Allah'a kadar devam eden bir yolculuktur.

6 / EN'ÂM - 153: Ve enne hâzâ sırâtî mustekîmen fettebiûh(fettebiûhu), ve lâ tettebiûs subule fe teferreka bikum an sebîlih(sebîlihi), zâlikum vassâkum bihî leallekum tettekûn(tettekûne).
Ve muhakkak ki; bu, Benim mustakîm olan yolumdur. Öyleyse ona tâbî olun. Ve (başka) yollara tâbî olmayın ki; o taktirde sizi, onun yolundan ayırır. İşte böyle size onunla vasiyet etti(emretti). Umulur ki böylece siz takva sahibi olursunuz.

Bundan sonra fizik vücudun Allah'a teslim olması, Allah'ın Sıratı Mustakîmi içerisinde bir yükselme değil, yücelmedir, manevî olgunlaşmadır. kemâl derecelerinde kemâle ermektir, insanın kâmil olmasıdır. Nefsin Allah'ın Sıratı Mustakîmi üzerinde kendisine ait olan kemâlât derecelerini yaşadığı bir kesim daha kalır. İrade de Sıratı Mustakîmi'ni tamamlar. Dördü de Sıratı Mustakîm üzerindedir ama ruh dünya üzerinde ana dergâhtan yola çıkıp, Allah'ın Zat'ına ulaşan fizikî standartlar içerisindedir. ruha göre fiziktir. Ama diğerlerinin teslimi fizik değildir, artık yükselme yoktur, yücelme, kemâl derecelerinde olgunlaşma vardır.

13 / RA'D - 20: Ellezîne yûfûne bi ahdillâhi ve lâ yenkudûnel misâk(misâka).
Onlar, Allah'ın ahdini ifa ederler (ruhlarını, vechlerini, nefslerini ve iradelerini Allah'a teslim ederler). Ve misaklerini (diğer teslimlerle birlikte iradelerini de Allah'a teslim edeceklerine dair misaklerini) bozmazlar.

Nefsteki 7 defa tezkiye olma müessesesi tamamlanınca, ruhun Allah'a ulaşması söz konusu olacaktır ve ruhun misaki gerçekleştirilir. Sonra daha ötede fizik vücudun ahsen olup Allah'a teslimi, fizik vücudun ahdi gerçekleştirilir, sonra da daha ötede nefsin yemini gerçekleştirilir. En sonra da irade Allah'a teslim olur. Bunların hepsi gerçekleştirildiğinde kişi insan-ı kâmil olur. İşte o zaman Allah'ın en sevgililerinden biri olunur. Kişi o zaman Allah'ın ahdini ifa etmiş birisi olur. Allahû Tealâ "Sadece benden korkun, insanlardan korkmayın." diyor. Buradaki korku, 4 teslimi yerine getirmiş birisi için Allah'ın cezalandırma korkusu değil, acaba hatalar yaparım da Allah'ın bize karşı olan sevgisinde azalmaya sebebiyet verir miyim korkusudur. korkusudur.


Kahr Olsun Sefil Esaret Yaşasın Şanlı Ve Güzel Ölüm
İMAM ŞAMİL
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://magarula.forum.st
 
bakara suresi 31...40
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Magarula :: !!..๑۩۞۩๑ İMAN VE İSLAM ๑۩۞۩๑..!! بِسْـــــــــــــــــــــ مِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم :: Kur`anı Kerimin Türkçe Meali-
Buraya geçin: